Bumerang - Yazarkafe

20 Ocak 2021 Çarşamba

Prangadan Özlemler

                                                 
(görsel alıntıdır)

Özlem; beş harf, iki hece. Günlerin, gecelerin ya da mevsimlerin anlamını kaybettiği en büyük kelime. Söylenmesi zor, tadı kekremsi. Yürekte derin iç çekişler bırakan, dilde çoğu zaman sükutla, ö(z)lem dileği ile yaşamak... 

 Kadın için sapasağlam sandığı kalelerin kum gibi dağıldığını gördüğü günler gelmişti. İlk dağılışı değildi elbette, ama bu kez farklıydı. Dağılışını bile sever miydi insan?

6 Ocak 2021 Çarşamba

Hem Yara Bandı Hem Yara

             
                           
Sen hiç birini
Tek bir soru sormayacak kadar sevdin mi? diye bir replik okumuştu.
Sonra ona kendi repliğini yazdıran hayata gülümsedi:
Sen hiç birini
Yokluğunda bile hep varmış gibi
Konuşarak ama hiç cevap alamayarak sevdin mi?
Çünkü ölüler konuşamazdı. Henüz teknoloji o kadar gelişmemişti. Black Mirror dizisi geldi aklına sonra. Orada bir bölümde kadının eşi ölüyordu -ya da adamın o kısmı zihninde bulanıktı- ve tıpatıp ona benzeyen üstün teknoloji bir robot satın alıyordu. Başta mutlu oluyordu, eskisi gibi vakit geçiriyordu eşiyle. Sonra hareketlerindeki, karakterindeki farklılıklar yüzünden çıldıracak dereceye geliyor ve ondan kurtulmak istiyordu. 
 Sevmek de böyleydi işte. Bedenler değil, ruhlar üzerinden olurdu ancak. Bir insanı o yapan şey tamamen karakteriydi. 
Yani şimdi ona çok benzeyen bir adam girse kapıdan içeri, onun gibi bakabilecek miydi?

29 Aralık 2020 Salı

Matruşka

               

                                              

 Her kalbin bir yolu, her yolun bir hikayesi olduğunu söylemiştik. Görünene değil, ardındakine bakmak gerektiğini de. Ardını göremeyen bu yolda kalbe ulaşamazdı ki. Birçoğunuzun güzel evler, saksıda çiçekler, sonu denize varan sokaklara çıkacağını sandığınız yollar aslında birer çıkmaz sokaktı.

 İnsanoğlu bu acımasız hayatta kendini anlatamamaktan yorulmuş, yoruldukça yeni katlar eklemişti. Bir kat sanılan insan içini açtıkça başka boyutları ortaya çıkıyordu; açtıkça küçülen, her katında büyüyen bir girdap misali içine çeken matruşka bebekler gibi... 

 İlk katında maskeler vardı. Ben hep iyiyim, güçlüyüm, atlatırım, çok da umursamadım, unutmuşum maskeleri. Bu maskeler akıl ve kalp sağlığı için gerekliydi. Her gün bir avuç fındık yemek gibi. İnsan kalbine ve aklına gömdüğü her şeyi açık etse, daha ilk katmanında hem de.

Buna dayanmaya gücü yeter miydi? Bu şekilde yaşarken çıldırmamak elde miydi? Elbette sistem kendini korumalıydı.

26 Aralık 2020 Cumartesi

Günce 3

Görsel geçen sene çocuklarımın yaptığı sabah sürprizinden :)


Merhabalar sevgili blog ailem. Blog ailem diyorum; çünkü uzun süredir kendimden bahsetmediğimi, nasıl günler geçirdiğimi soran birkaç değerli aile ferdinin isteği üzerine yazıyorum. Sizleri görmeden, tanımadan senelerdir yoldaş olduk birbirimize. Yazılarımızda sevindik birlikte, bazen gözlerimiz doldu, bazen kahkahalar attık. Çünkü biz kalbe giden yolda görselliği değil kelimelerin gücünü keşfedeli yıllar oldu. Görmeden sevmeyi, merak etmeyi, kalbimizden geçenleri dökerken öğrendik. Zehrimizi atmak için yazmak ihtiyacı duyduk hep. Özellikle ben, hüzünlü Gizli Özne'niz oldum :)

Hüzünlü şeyler yazıyorum diye sanmayın ki bir şeyler yolunda değil. Düğünden sonra hiç yazmadım ama her şey yolunda. Biliyorsunuz virüs belası hepimizin hayatında birçok şeyi etkiledi. Rüya gibi bir tatilin ardından gerçek, hastalıklı hayata dönmek biraz sarstı başta. Çok güzel bir villadaydık, dünyadan ve dünyalılardan çok uzakta :)

23 Aralık 2020 Çarşamba

Son Mektup



Eskiden böyle değildi. Eskiden, iki alarm kurardı adam. İlkinde uyanıverirdi. Bu insanın güne başlarken yaşama sevinci, kendiyle başa çıkma gücü, hedefleri olmasıyla ilgiliydi.
 
Adam kendisiyle arasını bozalı çok olmuştu. Yüzünü görmeye tahammülü yoktu. Hani derler ya, kendinle savaşırsan her halükarda kaybedersin. İhtimaller denizinde boğulduğu gün kaybolmuştu, kaybetmişti. Geçen bir video izlemişti. Videodaki adam ''incinmişsin'' dedi diyordu. Aynen öyleydi. Küfür etmeyi sevmezdi. Ama sinirlendiğinde sevmediği ne varsa kendinde buluyordu. 
  
Hala alarm çalıyordu. Belki onuncu kez. Yarım saatten fazladır hem de. Küfür ederek kaldırdı başını. Telefonunda yirmi cevapsız arama. Yine işe geç kalmıştı. Hani şu atılmak üzere olduğu işi. Patronu defalarca aramıştı. Boşvermişlik hissi burada da kendini göstermişti.

 Patronun aramaları umrunda bile değildi. Bugün izin vermişti kendine. Kafayı yeme izni. ''Kafa'' izni yapmaya bayılıyordu şu sıralar. Vereceği üç kuruş maaşını kendine saklasındı.
  
 Oda karanlıktı. Eskiden odası da böyle değildi. Düzenliydi. Yamuk duran tablolara, dağınık olan hiçbir şeye dayanamıyordu. Uyanır uyanmaz ilk iş perdeyi ve pencereyi açardı. Boğulmak üzere gibi hissettiği bu odanın ne perdesini, ne camını açmak istiyordu. Kendi karanlığında kaybolmayı seviyordu.

 Kahvaltı olarak sade bir nescafe içmeyi tercih ediyordu sigarasıyla. Kendime saygım yok kahvaltısı bundan ibaretti. Dolapta içeceğe dair ne varsa bulunuyordu. Yemek yemeyi tercih etmiyordu. Midesi bulanıyordu.

 Bu sabah da bir paket sigarasıyla birlikte birkaç fincan kahve içti. Sonra içmeye başladı. Gece erken başlamıştı. Normalde arkadaşlarından geçilmezdi evi. Artık kimseyi davet etmek, kimseye gitmek istemiyordu. Virüs de bahanesi olmuştu. Kendi yalnızlığında kaybolmayı seviyordu. Çokça Tutunamayanlar okuyordu. Bitince yeniden başlıyordu.

 Oradaki karakterlerde buluyordu kendini. Sonra Tehlikeli Oyunlar okuyordu. Kafasında tehlikeli bir oyun vardı. Üstelik kitaptaki sözün aksine kılına bile zarar gelsin istiyordu. Her hücresiyle acı çekmek istiyordu.

 Hava kararmaya başladığında anason kokusuyla dolmuş odasında yeterince uyuştuğundan emin oldu. Kendini asacaktı. Nalburda bulunuyormuş bu urganlar. Çok araştırmıştı. Bu kadar kolay ulaşılabiliyor olması çok komikti. Alırken buna içinden kahkaha atmıştı. Şimdi de kahkaha atıyordu. Kimse ölmek üzere olan bir adam kadar mutlu olamazdı. Canından geçmişti bi kere, bunun hafifliği yetiyordu gülmek için.

Nalbur hiç mi anlamıyordu urgan satarken? Kim bilir kaç kişi geliyordu buraya intihar etmek için. Nalbur kazancına bakıyordu. Yüzüne baksa anlardı. Ama bakmamıştı. Zaten uzun süredir kimse yüzüne bile bakmadığı için böyle olmamış mıydı?

 Canım insanlar dedi, sonunda bana bunu da yaptırdınız. Mektup yazması gerekiyordu. Ailesinden kimse hayatta değildi. Ama arkadaşlarının birkaç kelama ihtiyacı vardı. Bunu onlara borçluydu. Hayatında yazdığı ilk ve son mektup olacaktı bu. Zarfa koydu. 

Yağmur çiseliyordu. Cama vuran damlalara ve izlemeye doyamadığı manzarasına son kez baktı. Damlalara gözyaşlarıyla veda etti.
Sonra karar vermişliğin asla yakamadığı bir ateşle, birkaç dakika sallanarak hayattan ayrıldı...

''Ben, taşı sulayıp çiçek açmasını bekledim. Açmayınca önce rengimi kaybettim. Sonra yapraklarımdan köklerime kadar kurumaya başladım. Sonunda bana dair bir şey kalmayınca veda etmeye karar verdim. Tüm yüklerimden arınmıştım. Ruhumun 21 gram ağırlığından ibarettim artık. 21 gramı da alıp aranızdan ayrılıyorum. Taşlaşmış kalplerinizle, ikiyüzlü sahte sevgilerinize selam olsun...''


www.pandacik.com’da yayımlanan yazımdır...




18 Aralık 2020 Cuma

Kül Kedisi

 


Saat yarımı vurduğunda kül kedisi misali, her şeyden uzaklaşıyordu insan. Yüzündeki makyajı, ben hep iyiyim maskesi, kıyafetleri, saçları; her şeyden arınıyordu. Kendi olmaktan çıkıyordu. Bal kabağı ve fareler kalıyordu geriye. Bir de parıl parıl parlayan ayakkabılar. İşte o ayakkabılar sevdiği adamdı kadının. Onca berbat şeyin arasında öylece parlıyordu. Daha hızlı koşarsa her gün yatağının altına kadar gelen canavar onu takip edemez sanıyorken merdivenlerden düşüyor ve ayakkabılarının biri orada kalıyordu.

9 Aralık 2020 Çarşamba

Kamikaze

Yüreğiyle savaşı bitmiyordu.

Anlam veremediği onca şeyin içinde sıkışıp kalmıştı. Nasılsın diye soracak olsalar yıllar önce terk edilmiş; evsizlerin, hayvanların bile sığınmaya yeltenmeyeceği kırık dökük bir enkazım derdi. Ama sadece gülümsemek ve teşekkür etmekle yetiniyordu. Görevi kan pompalamak olan bir organın haddini aşmasıydı bu. Delilikti...

 Bu kadar yanacağını bile bile ateşe yürümek nedendi?

 Bu enkaz, o yangından nasıl kurtulabilirdi? Acil çıkış kapısı, yangın tüpü bile yoktu ki. Dümdüz bir enkazdı işte. Yağmur damlaları ve gözyaşlarının birbirine karıştığı bir akşam yürüyüşüydü bu. Bazı şeyleri hala yürüyerek çözebileceğini düşünmesi en büyük aptallığıydı. 

Hem... Ona çıkmayan hiçbir yol güzel değildi ki; ona varmayan hiçbir sohbetin de güzel olmadığı gibi...

 İnsanlara anlatılmazdı. İnsanlar anlamazdı...

Ne diyecekti ki? Köprülere şehir kurmaya çalışmanın mantığı var mıydı?