Yaklaşık iki senedir yoktum buralarda. Buralarda olmamak için güzel ve kötü binbir sebep yazabilirim. Bunlardan en üzücü olanı artık yazma istediğimi kaybetmiş olmam, kim bilir belki bir gün yeniden kalemin en hüzünlü yerinden merhaba derim.
En güzel sebebi ise artık bir yaşında bebeği olan bir anneyim. Eskiler bilir, bazı acılar ve kayıplar yaşandı ve aslında sonrası çok güzel geldi. Bu şehirde karşılaştığım her insan ve neredeyse her olay iyi ki dedirtti. Bir kere doğup büyüdüğüm şehir olması bile yeterdi.
Neyse asıl mesele annelik. Çok güzelmiş be. Çok da zor. Hüzünlü ve süslü cümleler yazacak hevesim ve isteğim yok uzun zamandır. Ama geçen gün Mete’ye bakarken “Ebeveynlik kendi müstakil acılarını yıkıp çocuğun için mutluluklarla dolu bir apartman yapmakmış.” dedim. İşte böyle.
İyi ki doğmuş kalbim çocuk da ağustosu en sevilen ay yapmış🩵
Yorgunluktan sızlayan dizlerimle yarınki veli toplantımın gündemini belirlemeye gidiyorum şimdi.
Merhaba sevgili okur. Uzun zamandır yazmıyorum, yazamıyorun demek daha doğru
olur aslında. O hüzünlü postlar aslında iyi hissettiğim zamanların ürünüydü.
Deprem gecesinden sonra kaybettiğim, içimden kopup giden şeyler arasında edebi
yazılarım da var. Hayatı (bu kelimeyi yazarken hatayı yazdım ve içim cız etti)
gelişigüzel, yalnızca o günden ibaret yaşıyorum çünkü artık sonraki günün
yalnızca bir ihtimal olduğunun farkındayım. Ve sevgili okur, ben ihtimallerden
hoşlanmam.
Dünyadaki adalet, neden yaşadığımız, ne yaptığımız konularının içinde
boğulup boğulup yeniden hayat bulduğum aylar içinde son durumda ana odaklanmanın
en güzeli olduğu kanısına vardım. 6 şubat haftasında oldukça kötüydüm. Bir
travmayı atlatmanın aşamalarından birisi kabul etmekti. O hafta acımı, bunun bir
yas olması gerektiğini kabul ettim ve öyle de yaşadım. Duygusal kısımlara girmek
istemiyorum çünkü boğuluruz. Şimdilerde daha iyi olduğumu belirterek konuyu
kapatıyorum.
Yine bir hastalık döneminden geçiyorum. Sağ dizim yeniden ödem
topladı. Bir aylık fizik tedavi ve yoğun ilaç sürecine girdim. Elektrik, soğuk tedavi ve yapmam gereken bazı hareketler var. Bir buçuk
haftadır okula gitmiyorum. Ve geçen haftadan beri okula gitmem lazım deyip
duruyorum. Nur (fizyoterapist) ne okul aşkıymış yaaa diye gülüyor bana. Ama
bilmiyor ki çocuklar bana, ben onlara şifa. Hem yokluğumu fırsat bilen bir velim
çocuğun(m)u benden çalmış. İlk dönem taşınmışlardı. Meğer yeni evleri buraya
uzakmış. Bırakıp almak sorun oluyormuş ama Z. beni sevdiği için idare ediyormuş.
Yokluğumu fırsat bilip öğretmenin istersen başka bir okula kaydolabileceğini
söyledi o biraz hasta diyerek ikna etmiş. Beni de veda etmek için aramış, bir
gün Z. ile uğrayacaklar yanıma.
Bir haftadır günümün yirmi saati evde geçiyor. Evde her şeyi eskisi gibi yapıyorum. Hatay'daki evimizde bulunan her şeyin
aynısını istiyorum. Bu bana huzur veriyor. İlk evi paramparça olmuş birisi için makul bir istek sayılır değil mi :)
Benden giden şeyleri geri getiremem ama
eşya kısmı kolay be sevgili okur :)
Kalemimin benden çalınmış olmasına dargınım. Ve bu son
nefesimde bile geçmeyecek. Belki bir gün yeniden yazmak gelir içimden. Aslına bakarsanız bu bir başlangıç. Sizleri çok özledim, sevgiyle.
Kalemim tükendi sanmıştım. Kelimelerin yeri ellerimden boğazıma doğru, düğüm düğüm olurken içimde bir yumru olarak var olacaktı artık. Saunada kilitli kalmış gibiydim, nefes alabilmek için çıkmam gerekiyordu fakat aldığım her nefes de bir adım yaklaştırıyordu beni o eşsiz sona.
Çığlık çığlığa susarken ne çok şey anlatmıştım oysa. Hiçbiriniz duymadınız. İçimde yanan ateşte dans eden, canı yansa da bir türlü gidemeyen çocuğu hiçbiriniz görmediniz.
Herkesin sonu aynıdır. Yazgısı farklı olsa, yolları düz veya dolambaçlı olsa da sonumuz aynıydır. Tanrı'nın alnımıza attığı her çizikte bir acı, her göz yaşında bir unutulmuşluk, her beyazda kaybettiklerimizden bir hatıra vardı. Ya içimizdeki çürükler, onları gören var mıydı?
Fakat Tanrı'm, benim payıma düşen parça biraz fazla değil miydi küçücük bedenime?
Ben diye başlayan bir hayatın, aslında hiç var olmamış gibi öylece kesilip atılması, haksızlık değil miydi?
Konuşabilir miyiz Tanrı'm? Göz yaşlarımın sesini dinler misin?
Yok olan onca canın acısı, kördüğüm olup kaldı şuracıkta.
Sahiden Tanrı'm, senin hiç canın yanmadı mı?
Sesler, telaşeler, rutinlerle dolu bir hayatın iyileştirmesini umduğum acılarım bana oradan gülüyor. İşte tam şuradalar.
Biz hiç var olduk mu? Bir yerlerde izimiz kalmış mıdır bir daha gitsek yerimizi dahi bulamayacağımız şehirlerde?
Gülmek her zaman gülmek değidir, yaşamak da. İçimde ölen milyonların sesini duyan var mı?
SESİMİZİ DUYAN VAR MI?
Sahiden Tanrı'm, senin hiç canın yanmadı mı?
İnstagram’a nadiren de olsa baktığımda ana sayfaya hep depremle ilgili videolar düşüyor. Enkazlar, insanların çığlıkları, sevdiklerinden ses alma umuduyla bağırmaları; onların yokluklarında duyulan yas; bu acı, ciğerimi deliyor…
Sahi o gece neydi öyle, rüyayla gerçeklik, kıyametle dünya arası; seslerin, dumanların, çığlıkların birbirine karıştığı o mahşer yeri gerçek miydi?
Koskoca dolabın kalkmamızdan saniyeler sonra yatağın üzerine düşmesi, kapı aralığı ve birbirimizi tuttuğumuz halde düşmemiz, savrulmamız; evde ayakta durabilecek her şeyin devrilmesi, mutfakta buz dolabı ve tüm dolapların içindekilerin yerlere düşmesi gerçek miydi?
Tatilden önceki haftaydı. Okul çıkışı canımın içi Tuba hocamı bırakırken bir afişe gözüm ilişti. “Ağaçlar Ayakta Ölür” Bir tiyatroydu. 10 şubatta Meclis Kültür Merkezinde gösterime girecekti. Uzun zamandır hiçbir cümle beni bu kadar etkilememişti. İsmi için bile gidilir demiştim.
Sonrası sömestir… Bir haftası Kayseri’de geçti. Hatay’a, evime döndüm. Kalan bir haftayı eve, eşime ayırmış olacaktım. Haftayı güzel bir şekilde tamamladık.
Merhaba sevgili okur. Tatilin 11. gününden bildiriyorum. Bu tatile, aşırı aşırısı ihtiyacım varmış!
Bilenleriniz vardır, yaz okulu açtığım için yalnızca bir haftalık bir tatil yapmıştım yazın. Sonra bir haftalık bir ara tatil, yine devam... Bu durum, dışarıdan bakınca kolay gibi görünen bu meslekte tatillerin gerçekten çok gerekli olduğunu fark etmeme sebep oldu. Yıpranıyormuş insan yahu, tahammül sınırlarınızı oldukça zorluyor...
Son haftalarda sınıfımda hiç ısıtmayan bir soba (dibinde oturduğum halde) ile sınanıyordum. Soğuk bir ortamda mutlu olmam imkansız olduğu için artık bitse de gitsek modunda geçti anlayacağınız. Her güncemde hastalıklardan söz ediyordum ama bu kez çok şaşıracaksınız onca soğuğa rağmen hiçbir şey olmadı (maşallasııı) :))
Merhaba sevgili okur. Bir haftadır ağır bir soğuk algınlığı geçiriyorum. Tam iyileşiyorum derken bugün de yataktan kalkamayacak kadar ağrım vardı. Akşamüstü toparladım neyse ki. Duramadım, hemen temizlik yapmaya başladım. Ah bu annelerimizden gördüğümüz özgecilik, yatsana biraz daha Gizli Özne dedim ama ne fayda.
O kadar çok hasta oluyorum ki bazen cidden babamın bu kız kendine bakamıyor mu sorusunun haklılığını sorguluyorum. Ben galiba yaşamayı beceremiyorum. Ne kadar dikkat edersem edeyim bir şekilde kötü oluyorum.
Merhaba sevgili okur. Uzun soluklu, bol hastalıklı bir merhaba.
Görüşmediğimiz süreçte beşinci ameliyatımı geçirdim. Daha önce dizimde bir ödem durumundan bahsetmiştim, işte o ödem dizimdeki bursa denen bir zarın (bademcik gibi faydalı bir yapı) iltihaplanması sebep oluyordu. Doktora göre çömelip kalkarken yaptığım ters bir hareket sebep olmuş.
Altı aydır dizlik, buz masajı, antibiyotikler ve kremlerle yaşıyordum. Eşofmandan başka bir şey giyemiyordum. Şimdi az önce bahsettiğim tüm şeylerden nefret ediyorum. İçim dışım ilaç oldu. Altı aydır sürekli nüksettiği için bursayı alma kararı verdi doktorum. Ameliyattan çok basit, on gün içerisinde okula dönersin, dizlik kullanmayacaksın, çok rahatlayacaksın diyerek bahsetti. Doktordan ameliyatta lokal anestezi rica ettim. Önceki dört ameliyatımda tamamen uyutulmuştum ve sonuncusunda uyanma aşamasında neredeyse boğulacaktım. Bir de bunu tecrübe edeyim dedim :)
Bir ay önce ameliyatım gerçekleşti. Diren olduğu ve bacağımı oynatmamam gerektiği için bir gece hastanede kaldım. Sabaha kadar buz torbalarının biri gitti, biri geldi. Her uyandığımda biri iğne yapıyor, teşekkür edip uyuyordum o gece :) Eşim yoğun çalıştığı için annem ve babam geldiler yanıma. Benim on günlük rapor bir ay heyet raporuna döndü ameliyattan sonra. Doktorun beklediğinden daha kötüydüm çünkü. Okul için hiç istemediğim bir ara vermiş oldum. Çocuklarımı başka bir öğretmene emanet ettim. Kıskanç biri değilimdir ama ne yalan söyleyeyim çocuklarımı çok kıskandım. Allah'ım dedim. Öğretmenlerini sevsinler ama benden çok sevmesinler :)
Çorabıma kadar annemin giydirdiği bir haftanın sonunda biraz toparlandım, fizik tedavi egzersizlerine başladım. Lavabo ve yemek dışında hep yatmam gerekiyordu. İyiye gidiyorum derken Ramazana birkaç gün kala yeniden dizimde doluluk ve şişlik hissettim. Bayağı ağladım. Çünkü bu durum gerçekten psikolojimi bozdu. İçinden bir türlü çıkamayacağım bir döngüde hissettim kendimi.
Kayseri Anadolu Lisesi, namı diğer Taş Mektep. Otuzuma yaklaşmış, mesleğimin beşinci yılındayken en çok özlediğim yıllar, en sevdiğim (hala görüştüğüm) dostlar ve son sınıfta tanıdığım eşim o sıralardan...
O zamanların çıkarsız, samimi, saf sevgiden oluşan arkadaşlık ilişkilerini şimdilerde bulmak öyle zor ki. Özledikçe fotoğraflarımıza bakıyorum, arkadaşlarımın her biri Türkiye'nin çeşitli illerinde asker, polis, öğretmen, memur olmuş. Her biri pırıl pırıl; ülkesine, ailesine faydalı işler peşinde.
Okulda telefon yasak olmasına rağmen telefonu hep elinde ya da masanın üzerinde olan, kaşlarında çizik, makyaj yapan, arkadaşları arasında son derece gevşek, dışarı karşı saygılı ve ciddi bir öğrenci oldum. Arkadaşlarımın hepsinin en az bir kere içtiği şey burnundan gelecek derecede güldüren bir tip oldum, hala da öyleyim :) Ders aralarında kalorifer üzerinde yapılan sohbetler, yer altındaki tünel benzeri yerlere koyduğumuz kitaplar, sınıfça yaptığımız vukuatlar, her şey çok güzeldi be.
Kıyafetlerim ve görünüşüm hiçbir zaman okula uygun olmadı. Ama dersleri öyle güzel dinlerdim ki. Sosyoloji dersinde bile tüm sınıf uyurken pür dikkat dinlerdim :) Bu yüzden öğretmenlerim hiçbir zaman dış görünüşümü sorun etmedi. İyi ki böyle güzel öğretmenlerim olmuş. Hayattaki en büyük şanslardan biri de bu bence. Şimdi ben de onların yolundan gitmeye çalışan genç bir öğretmen oldum.
Kırk daireden oluşan, yarı şehir, yarı doğayla iç içe bir apartmanda geçti çocukluğum. Ailem hala aynı mahallede, çocukluğumun geçtiği evin birkaç apartman ötesinde oturuyor.
Apartmanda herkes birbirini tanırdı -şimdikinin aksine- ilişkiler samimiydi. Karşı komşumuz Nuray abladan bahsetmek istiyorum sevgili okur. Kumral, saçları sarıya boyalı (bu kısımdan emin değilim), gözlüklü, nahif, insanlara değer veren biriydi. O, çocukluğuma ait en sevdiğim ve hayatımda en az olan şeylerden. Az olan, eksik kalan her şey yaradır. Ve her yaranın gözle görülmese de bir izi vardır.
Nuray ablamın Mustafa isminde bir çocuğu oldu. Eşine dair hatırladığım tek şey isminin Yavuz olması. Ben apartmandaki tüm çocuklarla ilgilenmeye bayılırdım. Hepsini ayrı ayrı sever, küçüğüyle oynar, büyüğüne ödevlerinde yardımcı olur, yetişkiniyle de sohbet ederdim. Çocukları emanet edecek biri aranıyorsa yaşına bakılmaksızın o bendim. Bkz: Üniversitede de tüm tercihlerim okul öncesi öğretmenliğiydi ve her sabah mutlu bir şekilde işime gidiyorum. (bu konuya daha sonra değineceğim)
Merhabalar sevgili okur. Bir yılın daha sonuna geldik.
Eğitim- öğretim yaşantısı açısından kesintisiz bir sene olması beni oldukça mutlu etti. Haftada iki gün ve yalnızca yarım saatlik birer ders veriyor olsam da uzaktan eğitimden zerre kadar haz etmiyorum. Benim yerim haftanın beş günü sınıfım, çocuklarımın yanı.
Ailemi daha az gördüğüm, çokça sağlık problemi yaşadığım bir seneydi. 365 günde rahat 50 kutu ilaç, 20 kadar iğne ve 5 tane de serum almışımdır.
Daha önce bahsetmiş miydim hatırlamıyorum ama ben FMF (Ailevi Akdeniz Ateşi) hastasıyım. Bu hastalıkta atak geçirmemek için YORULMAK, UYKUSUZ KALMAK VE ÜZÜLMEK YASAK! :) 5-10 kez karın ağrısı şeklinde atak geçirdim ve hiç hoş günler değildi (hiçbir ilaç etki etmiyor çünkü). Bu ataklara neden olan da eşek bendim. Çünkü 2009da teşhis koyulmuştu ve o günden beri ömür boyu kullanmam gereken ilacımı hiç aksatmamıştım. Geçen sene bi doktor kafamı karıştırdı, daha iyi bir doktora mı görünsen, acaba gerçekten ömür boyu kullanmana gerek var mı? Biliyorsun uzun süreli kullanımda bu ilacın da zararları var dedi. O günden sonra aylarca kullanmadım ilacımı. Pandemiden dolayı doktora da gitmedim. Ve sonunda gerçek cevabı atak geçiren vücudum verdi. Atak olduğunu anladığım gün (son karın ağrımda yani) ilaca yeniden başladım ve kurtuldum. Karın ağrısı sorun değil, sorun her atakta başta böbrek olmak üzere tüm organlarımın zarar görüyor oluşu.
Merhabalar sevgili okur. Aylardır bloğu ihmal ettiğimi fark ettim. Fakat bu tamamen bedenen ve ruhen rahat olamamam durumuyla iniltili. Çünkü hüzünlü gizli özneniz yalnızca iyi ve sakin hissettiğinde yazmayı seviyor :)
Laptobumu okulda unuttuğum için en nefret ettiğim şey olan telefondan yazıyorum. Buraya yazarken tıpkı eskilerin daktiloda yazdığı gibi laptoptaki tuş seslerini duymak istiyorum çünkü :)
Pandemiden, insanlardan, her şeyin tekdüze ilerlediği yasaklardan fazlaca sıkılmış, 27 yaşına girmesine 3 gün kalmış bir Gizli Özne olarak selamlıyorum seni.
Samandağ, İskenderun, Arsuz ve Erzin'e bu kadar yakınken her hafta sonu oralara gidememek mesela, kötü. Samsun'da üniversitedeyken (2012-2014) her gün kulaklığımı takar, bir sahil yürüyüşü yapardım. Bana göre dünyanın en huzurlu yeri orası. Zamandan ve tüm sorumluluklardan arınmış hissettiriyor çünkü. Böyle zamanlarda yanımda bir yürüyüş arkadaşı hiçbir zaman tercihim olmadı. Yürürken yalnız olmayı seviyorum. Genel olarak kendime ayırdığım zamanları seviyorum da diyebiliriz. (bencil pislik)
Denizde hepimize iyi gelen şeyler var. Gökyüzünde de öyle. Bize cazip gelen, her şeyin sonu varken onların sonsuza dek uzanıyor gibi görünmeleri bence. Ha bir de mavi sevdamız tabii.
Eskiden sıradanken şimdi lüks olan o kadar çok şey var ki. Hepimiz iyiyiz diyoruz, sürece adapte olmuş gibi görünüyoruz. Bence pandemi sürecinden sonra hepimizin birer psikoloğa ihtiyacı olacak.
Ne düğünler düğün gibi, ne ölümler. Kalabalık arkadaş gruplarıyla bir şeyler yapmayı delicesine özledim. Özlediğim çok şey var.
Biliyorsunuz, okullar yeniden açıldı. Bir çocuğun kalbine dokunabilmek öyle kolay değil. Öğrencilerimin çoğu için bunu yapabildiğime inanıyorum. Öyle boş bir inanç değil, onların davranışlarına dayanarak söylüyorum bunu. Ama onlara dokunamamak çok koyuyor. Birkaç ay önce yeğenim geldi. Bir gaflete düşüp çocukların önünde öptüm onu. Bir çocuk için öğretmeninin onu öpmesi ne demek bilir misiniz? Ya da başına dokunması, bir şey vermesi, elini tutması, evine gelmesi... Ben gözlerinde o mutluluğu defalarca gördüğüm için çok iyi biliyorum... Şimdi bunların hiçbirini yapamıyorum ve bu eksiklik canımı sıkıyor.
Evleneli 10 ay olmuş. Bize bir iki ay gibi geliyor. Gün içinde zaman hiç geçmiyor gibi hissetsek de şöyle bir bakınca 27 senenin nasıl geçtiğini bile anlayamadım. Hamdım; piştim, yandım demek isterdim. Ama hamdım; hamım, ham ham olacağım sevgili okur :)
Büyüyemedim ki ben daha, inanmıyorsanız içimde kıpırdanıp duran yaramaz çocuğa sorun :) Bi tweet görmüştüm eskiden 30 yaşındakiler büyük gibi gelirdi şimdi ben o yaştayım ama hala küçük hissediyorum gibi bir şeydi. Şimdi kendime bakıyorum da gözaltı morluklarım ve yorgunluğum dışında hiç de 27 gibi hissetmiyorum :)
Bu aralar oldukça durgunum. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Mutfak masasında doğmuş ve mutfak masasında sigara ve kahve içerek ölecek gibi hissediyorum kendimi. Biz bu eve boşuna iki oda mobilya almışız zaten, kullanmıyoruz ki :)
İnsanlardan delicesine kaçma ve delicesine bir arada olma ikilemi arasında gidip gelmek de yorucu. Mesleğe başlamadan önce melekmişim ben, dünya toz pembeymiş. Her şey mükemmelmiş. Ailemin sunduğu imkanlar, karşılaştığım insanlar, hepsi o kadar güzelmiş ki. Ben cam fanusta büyüyen, hiçbir zorluk görmeyen (sınav hazırlık stresleri ve bazı sağlık sorunlarım dışında) bir prensesmişim.
Sonra -4 sene önce- bir şey oldu. Cennetten dünyaya atılmış Havva gibi tiksintiyle bakar oldum etrafıma. Çıkarlar, küçük hesaplar diye bir şeyler olduğu, iyiyken herkesin iyi olduğu ama kötüyken bir insanın tek kalemde harcanabileceği, birine iyi demek için erken davranmamak gerektiği, ya da hayatta kalmanın insanlar için ne kadar zor olduğu, maddi sıkıntıları gibi; anladın işte sen olayı sevgili okur. Diyorum ya işte, ham ham olmaya devam ediyorum :)
Facebook'daki hayat okulunu bitiren deliganlu amcalarla tanışmak isterim :)
Üniversite için 18 yaşında evden çıkacağım gün babam karşısına almıştı beni. Hayatımdaki ilk ciddi konuşmamızı o gün yapmıştık. Bak kızım demişti, sen haksızlığa gelemiyorsun, hassassın, şöylesin böylesin... ayrıntısı bizim aramızda. İşte böyle olursan sen 40 yaşına gelmeden kanser olup ölürsün. Ahaha babam böyle demişti işte. Her şeye sahip olduğum, sevdiklerim tarafından oldukça değer gördüğüm, sevdiğim mesleği yaptığım güzel bir hayatım var ama gerekli gereksiz şeyleri o kadar takıyorum o kadar sinir stres yapıyorum ki. Değmez yavrum, değmez annem. Bak eşek kadar oldun len 35 yarısı diyorlar kendine gel kendineeee :)
Yetişkin Gizli Özne'den içindeki çocuğa notu olsun bu da. Allah'tan yeni yaşımda sevdiklerim ve bu postu okuyan herkesin çok iyi olmasını, kalbinden geçen her şeyin gerçekleşmesini diliyorum. Ama en başta herkes için sağlık diliyorum. O olmayınca hiçbir şeyin tamam olmadığını son bir senede en acı kayıplarla öğrenmedik mi? Sağlıkla kalalım nolur. Yel essin kokumuz gitsin sevdiklerimize ama biz bir yerlerde hep iyi olalım.
Ablamlar ve abimler doğum günü hediyemi erken göndermişler. Ben eve hiç aksesuar almadım. Mudo'nun aksesuarları sade ve çok orijinal. Ama fiyatları bayağı tuzlu olunca, eşyalar henüz netleşmemiş olunca zamanla zevkime göre alırım demiştim. Yeni gelinler sağ olsunlar beni başta magnolia ve pembe renk şaşaalı eşyalardan soğuttukları için öyle antin kuntin süslü şeylere hevesim yok. Gerçi hiçbir zaman olmamıştı da :) Her zaman sadelikten yanayız efendim. Neyse, hediye diyordum. Çocukluk arkadaşım çook güzel sarı bir cüzdan almış. Ablamlarsa görseldeki tatlış tabloları almışlar. Yapıştırıcı sipariş ettim gelmesini bekliyorum, oturma odasına çok yakışacaklar :)
Okul açılmasaydı memlekete sürpriz bir ziyaret yapacaktım. Eşim yoğun çalıştığı için tek gitmek durumunda kalıyorum. Sağlık olsun. Temmuzda gideceğim artık. Yazımı bitirirken gözüme bir şey kaçtı. Ağlamıyorum ama, cidden :)
Bu aralar Cihan Mürtezaoğlu şarkılarına fena halde sarmış durumdayım. Benden size gelsin efendim :)
Bilirsiniz, geceleri kendimle kalmayı severim. Olmayan bir hüznü yaşamayı şarkılarla...
Günlerim nasıl geçiyor olursa olsun bu hüznü yaşamayı ve yazıya dökmeyi seviyorum. Cem Adrian- Sana Bunları Hiç Bilmediğin Bir Yerden Yazıyorum şarkısını dinliyorum. Bir de kül şarkısı var ki bir saatlik versiyonunu açıp uzun uzun dinliyorum. Cem Adrian bağımlılık yapıyor. Sesi hiç eksik olmasın hayatımızdan...
Okullar yeniden tatil edildi. Evi yakın birkaç eş dostla görüşüyorum, onun dışında tüm sevdiklerim uzakta. Telefondan görüşmek durumunda kalıyoruz. O durum üniversiteye başladığım günden beri böyle. Kahrolsun bazı özlemler diyoruz efendim...
Her birine çiçekler bahşettiğimiz, çoğu zaman bir anne:
Karnında ilk hissettiği andan itibaren bir canlıya ömrünü adayan varlık...
Bir şey mi oldu, neden az yiyor, gazını çıkarayım, geceleri daha çok uyusun, şu vitaminleri alayım, boyu uzasın, acaba az mı ilgileniyorum, sütüm yetiyor mu, ek gıdada neler lazım, hangi bez en iyisi, şampuanı özel olsun, bana bakışı var ya, vicdan azabı, vicdan azabı, vicdan azabı...
İşe başladım yalnız kaldı, bakıcı iyi mi, aç kalıyor mu, bensiz daha kötü olacak. BEN KÖTÜ BİR ANNEYİM. Vicdan azabı, vicdan azabı...
Öğretmen araştırması, en iyi okul, eşyalar, yavaş mı öğreniyor, okula kim götürecek, babası daha çok ilgilense iyi olacak, parka daha çok çıkarmalıyım, oyuncak, eğitici oyuncak, pamuklu giymeli, doğal şeyler yemeli, iştahsız bu sıralar, hasta oldu, uykusuz geceler, ateş, vicdan azabı...
Görsel geçen sene çocuklarımın yaptığı sabah sürprizinden :)
Merhabalar sevgili blog ailem. Blog ailem diyorum; çünkü uzun süredir kendimden bahsetmediğimi, nasıl günler geçirdiğimi soran birkaç değerli aile ferdinin isteği üzerine yazıyorum. Sizleri görmeden, tanımadan senelerdir yoldaş olduk birbirimize. Yazılarımızda sevindik birlikte, bazen gözlerimiz doldu, bazen kahkahalar attık. Çünkü biz kalbe giden yolda görselliği değil kelimelerin gücünü keşfedeli yıllar oldu. Görmeden sevmeyi, merak etmeyi, kalbimizden geçenleri dökerken öğrendik. Zehrimizi atmak için yazmak ihtiyacı duyduk hep. Özellikle ben, hüzünlü Gizli Özne'niz oldum :)
Hüzünlü şeyler yazıyorum diye sanmayın ki bir şeyler yolunda değil. Düğünden sonra hiç yazmadım ama her şey yolunda. Biliyorsunuz virüs belası hepimizin hayatında birçok şeyi etkiledi. Rüya gibi bir tatilin ardından gerçek, hastalıklı hayata dönmek biraz sarstı başta. Çok güzel bir villadaydık, dünyadan ve dünyalılardan çok uzakta :)
Koşar adımlarla ağlayarak yürüdüğün o günü hatırla. Hani müziği son ses açtığın, başın önünde, sağındaki güzel sarışın kadını, spor yapan adamı dahi fark etmediğin gün...
Hava soğuktu aslında o gün. Ama içinde öyle bir yangın başlamıştı ki sanki yürüdükçe daha da harlanıyordu. Yağmurun başladığını bile fark etmedin. Herkes kaçışırken telaşla, sen yoluna devam ettin. Yola çıktığında henüz öğlendi, kendine geldiğinde gece yarısını çoktan geçmişti saat. Bir ara fazla hızlandın hani, ayağına takılan taşı fark etmedin. Öylece yerde buldun kendini, hüngür hüngür ağlamak istedin ama bunu yolda yapmaktan nefret edersin. Sessizce ağladın, biraz içine, biraz dışına aktı gözyaşların. En masumu onlardı. İçindeki zehri ancak ağlayarak atıyordun. Taş bahaneydi aslında.
Zamanı tutmak istiyorum şu sıralar, geçmesin. Bazı anlar hep aynı kalsın. Ama olmuyor işte. Tutamıyorsun..
Bilinmeyen şeylere özlem var. Adını koyamadığım türden, farklı...
Hayatında önemli değişiklikler yapmayı seven ve hemen uyum sağlayan biri sayılmam. Bu konu da zorluyor bazen.
Karantina sonrası alınan kilolarla mücadele içindeyiz. Her gün aynı zaman diliminde 2-3 saat yürümeye çalışıyorum. Yürümek hem bedenen hem ruhen harika geliyor. Bazı şeyleri daha iyi düşünmek için büyük bir fırsat. Bana ait yalnızlıkları seviyorum. Yalnızca ben, kulaklıkta joytürk akustik. Bir de yol, çok anlamlı bulduğum arabalarla dolu bir yol...
Onca koşuşturmaca içinde küçük, önemsiz bir noktadan ibaret olduğumu hatırlatıyor bana.
Merhaba sevgili okur. Eskiler bilir ama okul öncesi öğretmeni olduğumu yeniden söylemiş olayım. Görevde 3. senemi karantina ile bitirmek üzereyim. Takvime şöyle bakınca doğum günüm de yaklaşmış. 26 oluyorum 8'inde :)
Miniklerimi öyle çok özledim ki. Bir nevi anne/abla gibi oluyorsunuz, mesleğinizi severek yapıyorsanız tabi. Uzaktan eğitim, görüntülü görüşmeler, EBA içerikleri derken neredeyse yarım dönemi uzaktan devirdik.
Bu süreçte onlar da beni çok özledi. Videolar, görüntülü konuşmalar ve fotoğraflarla avunduk :)
Havalar ısınınca su savaşı sözüm vardı hepsine, sonra bir gün bahçede piknik, sinema günleri, drama çalışmaları...
Ama kısmet bazı şeyler. Küçük konteynerımıza büyükler dokunmadığı sürece çok iyiydik.
Anlatmaya başlamasaydım eğer, 57 kiloluk vücudumda binlerce ton ağırlıkla sel olan gözyaşlarıma-yaşlarımıza daha fazla dayanamayacaktım. Hani şarkıda diyor ya ''Gez oğlum, vatanına göz dikeni ez oğlum...'' oradan başlamak istedim ağlamaya.
Aslında ciğerimiz yanıyor desek başka söze gerek kalmıyor. Ama anlatmayınca da olmuyor.